Denİz İle Yıldız

Bir varmış, bir yokmuş. Tren peronunun birinde, Deniz ile Yıldız adlarında bir çift varmış. Elele tutuşalı daha bir ay olmuş olmamış, heyecan içinde ilk kez birlikte tatile çıkmışlarmış. Uçsuz bucaksız kırın yeşilliğin ortasında, inmişler trenden, yürümüşler uzaktaki tepelere doğru. Çok mutlularmış, birbirlerinin gözlerine baka baka nereye olsa giderlermiş, ha bu ıssız peronda inmişlermiş, ha Rio de Janeiro'da. Tabii çok güzel yerlere gitmek isterlemiş birlikte, ama oralara gidecek paraları yokmuş. Olsunmuş, birlikte olduktan sonra varsın bomboş kırda gezsinlermiş.

Yürümüşler yürümüşler, mesela piknik yapmak için duracak yerde yürümeye devam etmişler, bir tepenin başladığı yerde, yerde bir kürek bulana kadar yürümüşler. Deniz maceraperest ruhuyla hemen yeri kazmaya başlamış, Yıldız da heyecanlanmış, "Ne bulacağız acaba?" diye. "Şurayı da kaz, burayı da kaz" demiş. Deniz de "Al buyur sen kaz" demiş, vermiş küreği Yıldız'ın eline. "Kazarım tabii, ne var," demiş Yıldız, "hem de senden iyi kazarım." Gülüşmüşler, böyle oynaşa oynaşa kazmaya devam etmişler.

Kaza kaza sert bir şeye denk gelmişler. Etrafını iyice temizleyince, bir de ne görsünler? Kiler kapısına benzer, yere paralel bir kapı! Açmışlar kapıyı, içerisi pek görünmüyormuş, karanlık bir tünel derinlere doğru ilerliyormuş. Ama pek öyle korkutucu da değilmiş hani, hafif bir karamel kokusu geliyormuş tünelden.

Elele tutuşup girmişler tünele Yıldız'la Deniz. Karamel kokusu kuvvetlenmiş, güzel güzel yemekler kokmaya başlamış. Çok da gitmeden enfes yemeklerin piştiği bir odaya gelmişler. Odada bir cadı varmış, ama öyle korkunç cadılardan değilmiş, sevimli bir teyzeye benziyormuş. Deniz'le Yıldız hiç korkmamış. Cadı konuklarını sıcacık karşılamış. "Hoşgeldiniz," demiş, "ben de sizi bekliyordum." "Şimdi sizi nereye isterseniz oraya götürecek tılsımlı şuruptan yapacağım, ama bunun için gerçekten birbirinizle gitmeyi isteyerek, saçınızdan bir tel koparmanız lazım. Eğer istemeden ya da başka şey düşünerek koparırsanız olmaz."

Yıldız'la Deniz pıt! diye koparıvermişler saçlarından birer tel, birbirlerine bakıp gülümsemişler. Deniz şüphelenmiş birazcık, kısacık, bir ancık, 'Yıldız da hakikaten benimle olmayı istedi mi acaba?' diye. Vermişler saçları cadıya, atmış cadı saçları kazana, kaynatmış da kaynatmış, kaynatmış da kaynatmış, bir de ufak şarkı söylemeye başlamış. Deniz'le Yıldız cadıyı seyrederken, kazanın kokusu, kadının şarkısı derken, Yıldız'ın başı Deniz'in omuzunda, uyuyakalmışlar.

Gözlerini açtıklarında ormanın ortasındalarmış. Korkunç, kasvetli, ürkütücü bir ormanmış bu. Ölü ağaçlar ve sarmaşıklarla dolu, soğuk, buz gibi, karanlık bir ormanmış. Yıldız'la Deniz elele tutuşmuşlar. Deniz Yıldız'a "Korkma!" havaları yapmaya çalışmış, ama Yıldız yememiş. Belli ki Deniz'in de ödü bokuna karışmışmış. Elele, koşa koşa ormandan çıkmaya çalışmışlar, fakat ağaçlar sık, etraf karanlıkmış, nereye gittikleri meçhulmuş. "Ya," demiş Deniz, "sen saçını kopartırken birlikte olmayı tam istemedin değil mi? Ondan böyle oldu." Yıldız hışımla Deniz'e dönmüş: "Hayır, ben bütün benliğimle istedim. Asıl sen istememişsin. Ondan böyle oldu." Deniz'in içine tekrar şüphe düşmüş, ama bu kez endişesi "Ben istedim ama yeterince istemedim mi acaba gerçekten? Benim yüzümden mi oldu acaba?" diyeymiş. Yıldız'a belli etmemiş. Fakat ikisinin aklında da bir şey kesinmiş, ormana düştüklerine göre, birinden birinde bir yamukluk var imiş.

Birbirlerine laf yetiştire yetiştire ağaçların arasında dolaşırken yorgun düşmüşler, uykuları gelmiş. Karınları da açmış. Yaprak yemişler, sonra bir ağacın dibine kıvrılıvermişler. Biri uyurken öbürü nöbet tutacakmış. Önce yarım saat tartışmışlar, Deniz diyormuş ki "sen uyu", Yıldız diyormuş ki "sen uyu". Nihayet anlaşmışlar, Yıldız uyumuş, Deniz nöbet tutmuş. Sonra Yıldız'ın sırası gelince Deniz kıyamamış, uyandırmamış Yıldız'ı. Yıldız nihayet kendiliğinden uyanınca "Vay namussuz" demiş, kafasına kafasına vurmuş Deniz'in. Gülüşmüşler. Korkunç ormanın ortasında aç bilaç üşüyorlarmış ama bir yandan da eğleniyorlarmış. Deniz'in pantalon cebinin dibinde bir şey sıkışmışmış, ne bu derken bir de bakmış ki hazır yapmalık kakao paketi. Bir de yerden fışkıran, ılıca suyu gibi sıcacık bir kaynak bulmasınlar mı? Kakao yapıp içmişler, çok mutlularmış.

Derken birdenbire, çalıların arasında bir çift kırmızı göz görmüşler. Çok gerilmişler, belli hayvan gözleriymiş, ve hareketlenecek gibiymiş, belli atlayacakmış üzerlerine. Deniz Yıldız'ı arkasına almış, çıkacak hayvanın bacakarasına tekme atmak, sonra da Yıldız'la birlikte kaçmakmış amacı. Sarılmış Yıldız Deniz'e, korkuyorlarmış, sonra birden gözler atlamış! Meğer şişmanca bir sincapmış! Gülmekten katılmışlar, öpüşmüşler filan, sincabı da kucaklarına alıp tekrar çıkış yolu aramaya koyulmuşlar. Bu kez gün ışımaya başlayınca daha rahat hareket etmişler, orman seyrelmeye, dallar ve sarmaşıklar azalmaya başlamış, su bulmuşlar, böğürtlen çalıları bulmuşlar, çok sevinmişler, sincapla oynamışlar, sincap 'oyk oyk' diyormuş, o da çok mutluymuş.

Deniz'in kolu Yıldız'ın omzunda, sincap svetşörtünün karın cebinde, nihayet çıkmışlar ormandan, bir de bakmışlar ki ilerde kapıyı buldukları tepe. Ters taraftan aynı yere gelmişler! "Namussuz cadı" demişler, "bizi oyuna getirdi." "Üçkağıtçı adi." "Hesabını soralım." "Oyk oyk." Hemen içeri girmişler. Karamel kokuyormuş, güzel yemekler kokuyormuş. Cadı karşılarına çıkar çıkmaz "Ulan," demiş Deniz, "sen bize neler ettin namussuz?". Yıldız'ı arkasına almış, cadının bacakarasına tekme atıp kaçmakmış amacı. Fakat cadı demiş ki: "Ya güzellerim, ben sizi teste tabi tuttum. Ormandan geçemeyen, birlikte çıkamayan, hiçbir yere gidemez. Tehlike birbirinizdiniz ormanda. Birlikte atlatabilecek miydiniz? Ama görüyorum ki ikiniz de istemişsiniz birlikte olmayı. Hakettiniz o halde, alın bakalım iksirinizi. Siz ormandayken ben de bitirdim iksirinizi hazırlamayı."

Deniz Yıldız'a bir bakmış. "Yahu ikinci kere mi kazıklanacağız acaba?" diyormuş gözleri. "Yer miyiz biz bunu?" Sonra da "Ulan yeriz be" der gibilerden bakmış, Yıldız da "Genciz, neden yemeyelim" dercesine gülümsemiş, sincaba "güle güle" deyip içmişler iksiri birlikte.

Gözlerini bir kumsalda açmışlar. Upuzun, ıssız, güzel bir kumsalda. Ayakları fışır fışır vuran dalgaların içinde, sıcak ama yumuşak bir güneşin tenlerini usulcacık yaktığını hissediyorlarmış. Elele yürümeye başlamışlar bilekleri suyun içinde. Daha mutlu olamazlarmış ki Yıldız'ın ayağına deniz kestanesi batmış. Acıyla kıvranırken bir yandan da cadıya ağız dolusu küfretmeye başlamış Yıldız. Deniz ne yapacağını şaşırmış, dikeni çıkarmaya çalışıyormuş ama güneş de iyice tepeye çıkmış, ikisi de terlemiş, sıcak başlarına vurmuş, Yıldız acıyla kıvranıyormuş, Deniz'e bağırmaya başlamış, Deniz de "Benim ne suçum var" diye bağırmaya başlamış, inatlaşmışlar, Deniz arkasını dönüp yürümeye başlamış, Yıldız da seke seke ters yöne doğru uzaklaşmış.

"Yahu o kadar ormanlarda maceralar atlattık, iyice kaynaştık, güzelim kumsalda başımıza gelene bak" diye düşünüyormuş Deniz. Şüpheler tekrar dönmüş ikisinin de aklına: "Istemedi gerçekten birlikte olmayı." Bir müddet yürüdükten sonra Deniz bir kadınla, Yıldız bir erkekle karşılaşmış. Kadının muhteşem bir vücuttan ve bir bikini altından başka bir şeyi yokmuş, erkeğin de mükemmel kasları ve bir sörf tahtası varmış.

Erkek Yıldız'ın ayağından dikeni çıkarıp ona sörf yapmayı öğretmiş, şakalaşmışlar, kumsalda güneşlenmişler, birlikte çok hoş bir hafta geçirmişler. Fakat erkek ne zaman öpmeye ya da romantik bir şeyler söylemeye hamle etse, Yıldız konuyu değiştiriyormuş. Erkeği bırakıp gitmiyormuş, ilgisi hoşuna gidiyormuş ama Deniz'i aklından çıkarmıyor, erkeğin iltifatlarını kabul etmekten daha ileriye gitmiyormuş.

Aynı haftanın birinci günü Deniz de kadınla tanışmış, birlikte yüzmüşler ve kumsala dönüp sevişmişler. Haftanın geri kalanı boyunca da denizde, kumsalda, suyun altında, suyun üstünde, bulabildikleri her yerde sevişmişler. Deniz Yıldız'ı aklından çıkarmıyor, bu sevişmelerden aldığı zevke rağmen bütün benliğiyle Yıldız'ı özlüyormuş.

Haftanın sonunda ikisi de dayanamayıp birbirlerinin istikametine doğru yola çıkmışlar, birbirlerini bulup özür dilemek için. Ayrıldıkları noktada buluşmuşlar, ikisi de aynı anda yola çıkmışmış çünkü. Özürler dileyip sarılmışlar bibirlerine, bir daha hiç ayrılmayalım demişler. Erkekten ve kadından çok az bahsetmişler birbirlerine, zaten birlikte olduktan sonra, ayrıyken ne yaptıklarının ne önemi varmış.

Birbirlerine sarılıp dururken, ayaklarının altındaki kumda bir sertlik sezmişler. Biraz temizleyince ortaya ne çıkmış dersiniz? Kumların altında cadının kapısı! "İşte şimdi hapı yuttun cadı" demiş Deniz. "Hayvan cadı" demiş Yıldız. Deniz bir yandan düşünüyormuş elbette: "Ya, bu cadı mı hıyar, yoksa biz mi hıyarız? İki kere aynı tongaya göz göre göre düşülür mü?" Bu düşüncelerle açmışlar kapıyı, bulmuşlar cadıyı karşılarında, karamel kokularının arasında.

"Bana bak cadı" demiş Deniz. "Sen bizi keleğe getirdin. Ayağa deniz kestanesi batırdın, aramızı açtın. Senin yüzünden Yıldız gereksiz yere saçma sapan bana bağırdı, kavga ettik." Bunun üzerine Yıldız "Yok ya beyefendi, gereksiz yere bağırdım demek, sizin saçma sapan aşırı tepkinize ne demeli?" diye şakalaşmış. Tartışıyolarmış ama gülümseyerek, çünkü bunların çok önemsiz olduğunun farkındalarmış artık. Deniz Yıldız'a laf sokuyormuş 'nasıl da çekilmez oldun' diye, Yıldız Deniz'e laf sokuyormuş 'ben acıdan yanarken hiç duyarlı  davranmadın' diye, cadı bunlara laf sokuyormuş 'ikidir nasıl kazıkladım sizi’ diye, çok eğleniyorlarmış, ortalık kahkahadan geçilmiyormuş. Sonra Deniz "Bu kadar gülmek yeter, gel Yıldız dövelim bunu" demiş. Yıldız da "Hay hay, memnuniyetle" demiş, tutmuşlar cadıyı bacağından, hala gülerken kendi kazanına sokmuşlar. "İç bakalım kendi zehrinden" diye diye batırıp çıkarmışlar.

Sonunda çıkınca cadı demiş ki: "İlahi salaklarım benim, ben içsem bir şey olmaz ki. Sizin saçınız var bunda." "Haa, doğru ya" demiş Deniz. Yıldız yavaş yavaş şu üçlüde cadının nispeten akıllı olduğunu, Yıldız'la Deniz'in ise, hmm, nasıl ifade etse, meyvaların en parlaklarından sayılmacaklarını farketmeye başlamış. "Siz hiç masal da mı okumadınız ah dangalaklarım benim" diye devam etmiş cadı. "Bu testler üçlü üçlü olur."

"Onurumuzla oynuyor Deniz" diye fısıldamış Yıldız Deniz'in kulağına. Deniz Yıldız'ı arkasına almış, bu kez bacakarası yapmaya kesin kararlıymış, çok kızmışmış. Ama cadı gelip Yıldız'la Deniz'in yanaklarını sıkmış, "Çok da yakışıyorsunuz birbirinize keratalar" demiş. Deniz'le Yıldız yumuşayıvermiş yine. Deniz'in aklından "Biraz saf mıyız acaba?" diye bir kuşku geçmiş geçmesine, ama cadı da çok tatlıymış. "Alın size elma vereyim de yiyin" demiş cadı. Ama Deniz artık o kadar da aptal olmadıklarını göstermek istemiş, "Yuh artık," demiş, "yemeyiz, oyundur." "Yok yok, bak ben de yiyorum" diyip bir ısırık almış cadı, başka bir elmadan. "Haa, oyun değilmiş" diye rahatlamış Deniz. Almış sunulan elmayı, Yıldız'a uzatmış, "gel yiyelim" diyerek. Yıldız elmayı alıp Deniz'in kafasına atmış. "Gerzek misin Deniz?" diye köpürmüş, "Şurada ikidir kazık yiyoruz, bu kadar kolay mı kandırmak seni?" "Ya haklısın, doğru ama o da yedi" diye kendini savunmuş Deniz.

Birdenbire cin gibi bir fikir gelmiş Deniz'in aklına. "Bak ne diyeceğim." demiş Yıldız'a. "Gel, bu kez biz cadıyı kandıralım." Yıldız hemen kabul etmiş, çok hoşuna gitmiş bu fikir. Cadının Deniz'le Yıldız'a yedireceği elmayı, arkası dönükken kendi ısırdığı elmayla değiştirmişler. Önüne dönüp de yemeye devam edince, sunduğu elmayı ısırmış bilmeden. Isırır ısırmaz da pıt! diye düşüp uyuyakalmış! Yıldız'la Deniz gülüşmüşler, "Ne salakmış, bizden salakmış, salak cadı" diye sevinçle dansetmeye başlamışlar. Cadı horlamaya başlamış. Deniz'le Yıldız öpüşe öpüşe dansederken, horlamanın şiddeti artmaya başlamış.

Cadı'ya dönen Yıldız'la Deniz, dehşet içinde az kalsın yiyecek oldukları elmanın ne menem bir şey olduğunu merak etmeye başlamışlar, çünkü cadı uykusunda kurtadama dönüşmekteymiş. "Eyvah," deyivermiş Deniz, "yine mi bize patladı?" Kaçmak için kapıya dönmüşler, yalnız kaçmadan önce, Deniz yerden elmayı alıp Yıldız'ın kafasına geri atmış, "Aferin, sen çok haklısın, hep haklısın, şimdi güvendeyiz, bravo" diyerek. Yıldız bir yandan "Elmayı cadıya yedirmek kimin fikriydi akıllım" diye laf yetiştirirken, bir yandan da Deniz'le elele verip koşarak kaçmaya başlamış. Kapıdan çıkarlarken, kurtadam da uyanmış, peşlerinden takibe koyulmuş.

Deniz koşarken, sanki yavaştan duruma uyanmaya başladığını hissetmiş. Dönmüş Yıldız'a demiş ki: "Yıldız bak, bu kadın bize dedi ki, testler üç tane olur. E bir de bu kadın bizden akıllı galiba." "E biraz," demiş burada Yıldız. "Bu yine bütün bunları planlamış olmasın?" diye devam etmiş Deniz. "Yoksa yemezdi elma melma. Bu da test ya. Gel arkamızı dönelim, kurtadamla yüzleşelim, bir şey olmaz, test bu." Ama Yıldız çok mantıklı bir cevapla çıkagelmiş: "Ya, olabilir ama, ya test değilse? Kadın sandığın kadar zeki değilse ne olacak? Kurtadam bizim kafalarımızı kopartacak, artık embesilliğimizi cennette kutlarız." Deniz Yıldız'a hak vermiş, mecbur kaçmaya devam etmişler. Bir süre sonra arkaya baktıklarında ortada kurtadam filan yokmuş. "Ektik galiba" demiş Deniz. "İyi oldu, yorulmuştuk. Dinlenelim biraz."

Bir ağacın dibine oturup sırtlarını ağacın sert gövdesine dayamışlar, soluklanmışlar. Sağda Yıldız, nefes nefese; solunda Deniz, yavaş yavaş sakinleşme yolunda; onun solunda da kurtadam, kesik kesik nefeslerle dinlenmekte. Tabii kurtadamın yanlarında olduğundan habersiz Yıldız'la Deniz, kafalarını çevirip de canavarı yanlarında görünce korkudan ne yapacaklarını şaşırmışlar.

Deniz derhal Yıldız'ı arkasına almış, bacakarası-tekme-kaçış üçlüsüne tamamen hazırmış. Fakat kurtadam konuşmaya başlamış. "Ben tanıdığım tek kurtadamım. Çok sıkılıyorum, hiç arkadaşım yok. İkinizden biriniz benimle gelsin, arkadaşım olsun, sonsuza kadar cansıkıntımı geçirsin, ben de diğerini yemeyeyim. Ama biriniz arkadaş olmayacaksanız, ikinizi birden gebertiveririm."

Deniz bakmış pençeler kuvvetli, kafayı koparma potansiyeli yüksek, demiş ki Yıldız'a: "Ben kendimi feda ederim senin için. Beni alsın arkadaş olarak." Yıldız da demiş ki: "Yok ya? Hayır efendim. Beni alacak." Deniz demiş ki "Olmaz beni". Yıldız demiş ki "Hayır işte beni." Bağrışmaya, kavga etmeye başlamışlar. Kurtadam araya girmiş, "Ya yapmayın yahu" demiş. Yıldız da "Eeh, tepemi attırma, sen ne karışıyorsun?" diyerek kurtadamın kafasına esaslıca geçirmiş. Kurtadam neye uğradığını şaşırmış. Yıldız o sinirli haliyle, kurtadamın kafasına kafasına tekme tokat girişmiş. O hala yerde kıvrılmış kalmış kurtadamı tekmelerken, Deniz "Ya, Yıldız?" demiş. "E dövdük öldürdük canavarı. Gerek kalmadı kaçmaya, birbirimizi feda etmeye filan. Sakinleş canım." Yıldız "Sus," demiş, "sinirliyim hala." Deniz "Tamam" demiş, huyuna gitmiş, yoksa kendi akıbeti de kurtadamınki gibi olabilirmiş.

Sonunda nihayet siniri yatışınca Yıldız demiş ki "Eğer bu da bir testtiyse, bunu da geçtik." Deniz'le Yıldız etrafa bakınmaya başlamışlar, "bu sefer kapı nereden çıkacak acaba?" diye. Fakat bir türlü kapı mapı çıkmamış. Sonra Deniz arkasını dönüp yere bakınca, az önce kurtadamın yattığı yerde baygın halde cadının yattığını görmüş. Cadı yavaş yavaş kendine geldikten sonra konuşmaya başlamış. "Üç testten birden geçtiniz. İksirinizi almaya hak kazandınız."

Deniz cadının sözünü yarıda kesmiş: "Hayır artık. İksir filan istemiyoruz. Biz birbirimizi keşfettik, sırtımızı birbirimize dayadık, ne iksire miksire, ne de senin testlerinle bizi değerlendirmene ihtiyacımız yok." Kıvamlı bir küfür savurmuş, Yıldız'ı arkasına almış, bu kez gerçekten cadının bacakarasına olanca gücüyle tekmeyi yapıştırmış. Cadı, "Yandım anammm" diyerek bacakarasını tutmuş, kıvranmaya başlamış. Deniz Yıldız'a dönmüş, "Gel," demiş, "istediğimiz her yere iksirsiz de gidebiliriz." Yıldız'la Deniz, elele, perona doğru gözden kaybolmuşlar.

Cadı da, bir yandan bacakarasını tutup bir yandan sempatiyle gülümserken, "Şapşallar sizi, sevimli şapşallar" demiş. Meğer en başından beri cadının planı zaten buymuş. Tabii Deniz'le Yıldız, en sonunda bile yine cadının kendilerinden akıllı çıktığını bilememişler.

Neredeyse sonsuza kadar, yaklaşık 8-9 ay boyunca, mutlu yaşamışlar. Sonra tabii ayrılıp başka başka insanlarla çıkmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri Deniz'in, biri Yıldız'ın, biri de cadının kafasına. Yıldız'la Deniz kafalarını ovuşturup elmayı görünce o güzel günleri hatırlamışlar, cadı da elma düşer düşmez kurtadama dönüşmüş, "Uff, yine mi?" diye söylenmeye başlamış.