Renklerden Mor

Karabiberli bir gündü. Gökten ağır ağır karabiber yağıyordu. Yeni parlattığım metal zırhımın içinde, gağırç guğorç sesleri çıkararak güçlükle yürüyordum. Omuzumda birikmeye başlayan karabiberleri elimin bir hareketiyle silktim. Bunu yapmak beş dakikamı aldı, zırh çok ağırdı. Ayaklarım küçük birer buldozermişçesine çimleri eziyordu. Hava acı acı karabiber kokuyordu. Kötü bir şeyler olacağı, sessiz sakin lapa lapa yağan karabiberden seziliyordu.

Uzakta, yeşil çimenlerin ortasından yükselen gökdelenlerin arasında, mor bir kütle hareket etti. Gözlerimi kısıp dikkatle baktım. Binalar dışında bir şey görünmüyordu. Hafif hafif sallanarak düşen karabiber tanelerinden başka hareket yoktu. Sonra birden, iki gökdelen arasından mor bir gölge geçti. Gerildim. Yüksek binaların tepesinden mor bir baş uzadı, onu uzun mor bir boyun takip etti. Artık kuşkuya yer yoktu, mor bir ejderhayla karşı karşıyaydım. Popom terliyordu. Fakat bu kadar zırhın arasından o kaşınan popoya ulaşmaya imkan yoktu. Dişlerimi sıktım ve raketimi fermuarlı kınından çıkardım. Ejderha, orantısız uzunluktaki boynu, mor, elipsoid gövdesi, o gövde üzerindeki küçük, bu kocaman kütleyi taşıması imkansız kanatları, dört badi badi mor fil bacağı ve uzun kuyruğuyla gökdelenlerin arasından çıkıp üzerime doğru gelmeye başladı. Anneannemin verdiği okunmuş jelibon ayıcıklarından bir tanesini ağzıma attım ve squash raketimi sıkıca kavradım.

Mor dev, yağan karabiberleri yararak yaklaştıkça, devasa boyutlarını daha net algılıyor, kutsal jelibonlara dayadığım ümidimi gitgide yitiriyordum. Öfkeyle ağzını açan kudretli yaratık, bütün hiddetini üzerime kusmaya geldiğini belli eden bir çığlıkla hızını artırdı. Ben de sinirlerimin artık pes etmesini fırsat bilerek beynin kontrolünü eline alan dalağımın emriyle "Kovabungaa!" diye çığırdım. Dörtnala koşan ejderha nihayet önüme ulaştı ve açık ağzını üzerime çevirip binlerce siyah squash topu püskürtmeye başladı. Hızla gelen topları raketimle karşılamaya çalışıyordum, fakat dehşet saçan ağızdan üzerime kesintisiz bir top sağanağı dökülüyordu. Zırhımdan seken toplar dengemi bozuyor, beni sersemletiyordu. Forehand, backhand, tekrar forehand, bütün gücümle savaşıyordum. Enerjim tükeniyor, sağ dirseğim sızlamaya başlıyordu. Maalesef ben de bütün büyük savaşçılar gibi tenisçi dirseği illetinden muzdariptim. Korkunç ağrılar içinde kıvranarak canavarın açık çenesinden durmak tükenmek bilmeden fırlayan toplara vuruyordum. Raketi havada süzülen karabiber taneleri arasından her savuruşumda biraz daha yorgun düşüyordum. Hantal zırhı taşımak artık çok zor geliyordu. Sonumun yaklaştığını hissediyordum, gözlerim kararıyordu.

Derken beklenmedik bir şey oldu. Dizlerimin üzerine çökmüş, derman kalmamış kollarımla son vuruşlarımı yapıyordum ki, karşıladığım toplardan biri ejderhanın gözüne geldi. Canı çok yanan hayvan üzerime top yağdırmayı bırakıp arka ayakları yerde, ön ayakları havada kalacak şekilde kalçasının üzerine oturdu, lensi kaymıştı. Bu lensi kayan göze bir de karabiber kaçınca mor ejderha acıyla kükredi. Göz topunun çevik bir hareketiyle lensi düzelttikten sonra bana dönüp, yumuşak bir gökgürültüsünü andıran sesiyle "Forehand'iniz oldukça güçlü, böyle savaşmayı nereden öğrendiniz?" dedi. Nefes nefese "Pete Sampras'ın kasetlerini seyrettim," dedim. "Servisiniz de iyiyse sizden korkulur," dedi gökgürültüsü. Kibarca kendini Cevdet olarak tanıttı. "Mübalağa ediyorsunuz Cevdet Bey," dedim. Biraz muhabbet ettik, birbirimizden çok hoşlanmıştık, bu arada karabiber de dindi. Starbucks'a gidip birer Frappucino içtik. Cevdet, oturunca kırılan sandalyenin parasını ödeme teklifimi şiddetle reddederek durumu kendisi halletti. Bunu izleyen aylarda birbirimizi daha iyi tanıma fırsatı bulduk ve duygularımız derinleşti. Belediyeye müracaat ettik fakat henüz erkek erkeğe evlilikler yasal olmadığı için bir yuva kuramadık. İzdivaç hakkımız için sürdürdüğümüz mücadele bugün hâlâ devam ediyor.